Tahzir 1

Önemli Bir Fitne Hakkında Müminlere Uyarı:

Elinizdeki bu eser, Şeyh Usame Muhammed es- Seyyid tarafından kaleme alınmış olan ve “Önemli Bir Fitne Hakkında Müminlere Uyarı” adı ile Tercüme ettiğimiz “Tahzîru’l-Mü’minîn Min Fite Abdi-r-Rahman Dımaşkıyye ve Esyadihi’l-Vehhabiyyîn” adlı eseridir.

Yazar bu eserinde Dımaşklı/Şam (Suriyeli) Abdurrahman’ın ve onun Vehhabî olan efendilerinin en büyük fitne ve tehlike konusunda müminleri uyararak, onların dikkatlerini bu tehlikeye çekmektedir.

Takdim:

(Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla) eserime ve âlemlerin Rabbi Allah’a hamd olsun ve Allâh’ın Resulüne de salat ve selam olsun diyerek başlıyorum. Asıl konuya gelince;

Allâh Te‘âlâ şöyle buyuruyor:

كُنْتُمْ خَيْرَ اُمَّةٍ اُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ

Meali: “Siz, insanlar için ortaya çıkarılan en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülük ve fenalıktan yasaklarsınız…”

Resulullah da bir hadislerinde şöyle buyurmuşlardır:

“Sizden herkim bir kötülük görürse onu eliyle değiştirişin. Eğer buna güç yetiremezse, o takdirde diliyle gerçekleri anlatarak engel olsun. Eğer dili ile de engel olmaz ise, o takdirde bari kalbiyle buğzetsin. İşte bu sonuncu madde imanın en zayıf derecesidir.”

Şeriat bizi, iyilikleri emretme ve kötülükleri de yasaklamaya, batılı yok etmeye ve hakkı gerçekleştirmeye çağırıyor. Bugün iftira edenler çoğalmıştır. Bu iftiracılar Allâh’a, hanif olan İslâm Dinine ve İslam âlimlerine iftira edip duruyorlar. Sadece bununla yetinmeyip iftiralarını ve yalanlarını aynı zamanda çevreye yaymayı da sürdürüyorlar. Dahası bunlar fitneyi kışkırtmaya çaba gösterdikleri gibi aynı zamanda kargaşa ve kışkırtıcılık ateşini de tutuşturuyorlar. Onlar; Allah’ın muvaffakiyet vermesiyle hayır, hidayet ve salah yolunda ilerleyenleri gördüklerinde, onlar için hayatlarında bir mutluluk ve gözlerinde bir uyku kalmamaktadır.

Doğrusu bu müfteriler, çağımızın Haricileridirler. Çünkü bunlar dünyanın dört bir yanında, doğularında olsun, batılarında olsun tüm müslümanları tekfir ediyorlar. Toplum arasında yaydıkları eserleriyle, içlerinde bir tek şer’î delile dayanmaksızın içi zehir kusan ifadelerle dolu, düzeysiz ve küfür içeren art niyetli ibarelerle dopdoludur. Ki o ifadeleri, dört mezhep uleması aleyhinde kin, nefret ve öfke dolu söylemlerden ibaret bulunmaktadır.

Onlar bu iftiraları, arka planda kendilerini finanse eden, çekip çeviren “ez-Zeneb el-Cevval” adlı kişiden alıyorlar. Oysaki bu kişi, 11/9/1999 yılında açıkça yapılan bir münazarada, bir tartışmada kendisini rezil etmiştir. Zaten bu şahsın hangi sebepten ötürü Lübnan Ezher’inden kovulduğunu hemen herkes bilir. Kaldı ki Evkaf bakanlarından biri onun hakkında şunları söylüyor:

“Onun yani Zeneb el-Cevval’in tüm yazdıkları iftiralardan, Müslümanlara dil uzatmaktan ve hakaret içeren ifadelerden ibarettir.” Yine bu kişiden bahisle bakan: “O, fitne, heva ve heves sahibi olan biri olup, başkasının gıybetini yapmaktan, laf taşımaktan hiç sakınmayan biridir” diyor.

Bu çağın Haricileri şüphe içeren yayınlarında el-Habeşî diye tanınan Allame Muhaddis Şeyh ‘Abdullâh el-Hererî’yi (Allâh ona rahmet etsin) özellikle hedef almışlardır. Çünkü Şeyh ‘Abdullâh el-Hererî, onların yuvalandıkları yerleri rahatsız etmiş, yaydıkları batıllarını reddetmek suretiyle etkisizleştirmiş ve onların bozuk ve fasid olan mezheplerini, görüş ve inanışlarını hüccet, kanıt, beyan ile geçersiz kılmıştır. Bütün bunları İslam’a ve müslümanlara yardım ve onların zafer elde etmeleri için yapmıştır. Bunun üzerine hepsi de şer’î bir münazarada bulunmaktan acze düşmüşler -zaten onların bu manada bildikleri bir bilgileri yok ki, adamlar ne yapsın?- Böylece hemen onun aleyhinde iftira atmaya yönelmişler, mutlak bir anlatımla asılsız şayialar yaymaya ve yalanlar uydurmaya girişmişlerdir. Aslında bunların hepsi de gerçekte genel olarak Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaati tümüyle hedef almışlardır. Doğrusu bunlar gibileri, haklarında şairin şöyle dediği kimseler gibidirler:

İkiye ayırmak adına kayayı toslayan dağkeçisi gibidir
Fakat kayaya değil, o, kendi boynuzuna zarar verdi.

İnsaf sahibi kardeşim! Bu kitapçık ile biz şu tahrifçi ve bozguncu gurubun kimi yayınlarında yaydıkları art niyetli görüşlerini, kısa ve öz olarak gönüllere şifa bahşeden bir açıklama ile onlara cevap verelim istedik. Çünkü bu art düşünceli gurup veya topluluk, teşbih içeren bir inanca, bir akideye revaç kazandırmak istiyorlar. Bizim burada amacımız, hakkı ortaya koymak, onu savunup gerçekleri dile getirmek, müslümanların ve değerli İslam ulemasının o nezih akidelerini savunmaktır. Konumuza önce bir tanımla girelim istedik:

TANIM:

*- Muhaddis Şeyh ‘Abdullâh el-Herarî, el-‘Arabî (Allâh ona rahmet etsin) kimdir?

Bu değerli âlim, muhakkiklerin örneği, müdekkiklerin dayanağı, İmam Muhaddis, Takva ve Zühd sahibi Şeyh Ebu ‘Abdurrahmân ‘Abdullâh b. Yusuf İbn ‘Abdullah el-Herarî’dir. Kendisi Arap asıllı olup Şeybî ve ‘Abderî’dir. Aynı zamanda Herer Müftüsüdür (رحمه الله). Şeybî denmesinin sebebi, Şeybe oğullarından Kureyş’in Abd ed-Dar soyundan Şeybe oğullarından olmasıdır. Hepsi de Kâbe’nin hacipliğini yapmışlardır. Yani bakımını ve anahtarlarını üstlenen aileye verilen addır. El-‘Abderî denmesi, kendisinin ‘Abdu’d-Dar oğullarına nispet edilmesinden ötürü bu isim verilmiştir. ‘Abdu’l-Dar oğulları, Kusay b. Kilab kolundan olup, Kusay b. Kilab da Resulullah’ın (صلى الله عليه وسلم) soy itibariyle dördüncü dedesidir.
Abdullah el-Hererî, Habeş asıllı olan Somali’nin Herer şehrinde yaklaşık M/H: 1920/1339 yılında dünyaya gelmiştir. Henüz yedi yaşlarında iken Kur’ân-ı Kerîm’i itkanla ezberlemiş. Hadis ilmi üzerinde yoğunlaşarak altı hadis kitabı denilen Kütüb-i Sitte’yi yani, Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, Nesai ve İbn Mace’yi ve bunlar dışında başka hadis kaynaklarını da isnadlarıyla birlikte ezberlemiştir. Henüz on sekiz yaşlarına varmadan kendisine, fetva vermeye ve hadis rivayet etmeye icazet verilmiştir.

Fıkıh, tefsir, Hadis, Lügat, Usul ve daha nice ilim dallarında deniz misali bilgilere sahip bir ilim adamı olarak yetişmiştir. Kaldı ki bu ilim dalları, Kur’an’ı ve ilim metinleri ezberlemesinden ayrı olarak sahip olduğu ilimlerdir.

Merhum, müslümanların haklarını, okullarını ve mescitlerini azgın zalim hükümdar olan Heyla Seylasi’ye karşı hep savunmuştur. Kendisi ilim talebi ve coşkusuyla ilim ehli ile buluşma arzusuyla dolu olan bir zat idi. Bu amaçla, Mekke-i Mükerreme’ye, Medine-i Münevvere’ye, Yemen, Mısır, Suriye, Lübnan ve Ürdün bölgelerine sırf öğrenmek ve öğretmek amacıyla yolculuk etmiştir.

‘Abdullâh el-Herarî Beyrut’a ilk olarak (m/h: 1950/1370) yılında gelmiş. Beldenin önde gelen meşayihi ve Müsteşar Şeyh Muhammed el-Şerif, Şeyh Abdülvehhab el-Bûtârî, Şeyh Kadî Muhyiddîn el-‘Acûz, Şeyh Tevfik el-Heberî gibi hocalar tarafından karşılanmıştır. Nitekim aynı zamanda Sabık Fetva Emini Şeyh Muhtar el-‘Alâyilî gibi ilim adamları da karşılayanlar arasında yer alan zatlardan idi. Şeyh Muhtar el-‘Alâyilî, Şeyh ‘Abdullâh el-Herarî’nin geniş ilmine tanıklık etmiş olup, kendisini ders vermesi için Mescitlerde görevlendirmiştir. Kaldı ki Şam, Mağrib, Hindistan, Türkiye, Mısır, Yemen, Dağıstan, Çeçenistan ve daha nice belde uleması tarafından övgüyle kendisinden söz edilir olmuştur.

Nitekim Suriye’de Somali ile ilgili işleri yürüten Seyyid Hasan Musa Trây Şeyhle ilgili olarak diyor ki: “Ey! Yeryüzündeki azgınlardan biri olan Haile Selasie’ye karşı duran, hapishanelere ve teröristlere meydan okuyan, küçüklerin öğrenimleriyle uğraşıp büyük âlimleri yetiştiren, yolculuklarında bir beldeden ötekisine, ta ki Şam’a/Suriye’ye ulaşana dek durmaksızın beldeler dolaşan Kahraman zat! Senin hakkında ve Herer ve Lübnan’da Müslümanlara liderlik ve yön göstermen konusunda ta’nda (yergide) bulunan zalimlerin borazanlığını yapanların iddialarının aksine, sen vatanın olan Herer’den sende görülen bir kusur, bir yanlış hareketten ötürü çıkmadın ve sen, zalimlerin yüzlerine karşı haykırmaktan acze düşmek gibi bir durumdan ötürü de çıkmış değilsin.”

Dağıstan Müftüsü Seyyid Ahmed b. Âlim Süleyman Derviş Şeyh hakkında diyor ki: “Doğrusu Abdullah el-Habeşî Şeyhler şeyhi anlamında Şeyhul-Meşayihtir. Allâh Te‘âlâ, onun için faydalı bir ilmin yolunu açmıştır. Öylesi bir ilim makamına başka şekilde değil, ancak Allah’ın kendisine o yolun kapısını açtığı kimseler erişebilirler.” Adı geçen Dağıstan Müftüsü yine Şeyhi: “Âlim, Allame, Hafız ve bir Mücahid” olarak nitelendirmiştir.

Kaldı ki Şeyh Abdullah el-Hererî hakkında, (Yelal) kadısı, (Seyyid Medenî) Fakültesi Dekanı, Hindistan’ın genelinde “Ehli Sünnet ve’l-Cemaat Cemiyetinin” Mürşidi Şeyh ‘Abdurrahmân Kenc Kûya Tenkel el-Buhari diyor ki:
“Gerçekten ben; eserlerini, tasniflerini incelemem, müritlerini ve talebelerini tanımam sırasında Şeyh ‘Abdullâh el-Herarî’yi tanımış olmakla büyük bir memnuniyet ve mutluluk duydum. Bu esnada bu büyük zatın azametine vakıf olabildim. Çünkü onu deryalar kadar geniş ilme sahip bir ilim adamı, bir muhaddis, müceddid bir fakih olarak tanıdım. Bidatlerle savaşan ve sünneti ayakta tutan büyük bir âlim olarak bizzat gördüm. Ki onun gibilerinin benzerleri çok az bulunur.”

Yine Mağrib diyarının muhaddisi olan Şeyh ‘Abdul‘azîz el-Ğumârî de onun hakkında diyor ki: “Şüphesiz ‘Abdullâh el-Hererî, söz konusu kural gereği adil bir âlimdir. Çünkü onun, her Müslüman için sabit olan adaletin dışına çıktığı sabit olmamıştır. Bilinen ve tanınan dini ile ilgili olarak da herhangi bir kimsenin onu cerh ettiği de görülmüş değildir. Kaldı ki zaten kendileri hakkında mükellefiyet kaleminin cereyan ettiği andan beri bu şekilde şöhret bulmuştur. Özellikle de onun çok değerli eserleri de asla göz ardı olunmamalıdır. Nitekim yüce Allah’ın Müslüman için bir şeriat olarak ortaya koymuş olduğu o şeriatı ve hükümlerini tarif ve tanıtım açısında da çok yararlı kitaplar bırakmıştır. Bu tüm eserleri onun gerçekten din ehlinden mert bir kişiliğe sahip olduğunu gösterirler. Allah’ın dini konusunda Salih amel sahibi olan bir zat olarak eserleri onun değerini ortaya koyarlar. Bütün bu gerçeklerden sonra herhangi birinin onun dininde dil uzatması, akidesiyle alay etmesi ya da adaletini cerh etmesi, adil olmadığını ileri sürmesi asla caiz olmaz. Zaten bu gerçek, İslam alim ve müçtehitlerinin nezdinde üzerinde karar kılınmış bir uygulama olarak ortadadır.”

Muhaddis, Şeyh ‘Abdullâh el-Hererî (رحمه الله) diyor ki: “Biz de Müslümanlardan bir toplum, bir cemaatiz. Bu itibarla elli yıldan bu yana herhangi yeni bir metoda, sonradan icat edilen bir fikre veya düşünceye tabi olmadığımız gibi, iki yüz yıldan bu yana sonradan ortaya konmuş olan bir düşünceye de uyuyor değiliz. Dahası biz, altı yüz yıldan bu yana ortaya atılmış yenilikçi bir düşünceye de sahip değil ve bu takım fikirlere tabi olanlardan değiliz. Birinci kategoride yer alanlar, Seyyid Kutub ve Takıyyuddin el-Nebhani’dir. İkinci kategoride yer alan ise Muhammed bin ‘Abdulvehhâb’tır. Üçüncü kategoride yer alan ise İbn Teymiyye’dir. Nitekim Muhammed bin ‘Abdulvehhâb birtakım fikirleri, İbn Teymiye’den almıştır. Ancak bizler yüz milyonlarca Müslümanın müntesibi oldukları menhecin, metodun müntesipleriyiz, o yol üzereyiz. Evet, Şafiî ve Eş‘arîler olarak bizler akide açısından Eş‘arî’yiz. Kaldı ki bu akide, yüz milyonlarca Müslümanın akidesidir. Ameli hükümler yönünden de bizler, Şafiî’yiz. İmam Eş‘arî, Sahabe ve Tabiinin akidesini bünyesinde hulasa eden Ehli Sünnetin imamıdır. Hicrî üçüncü asırda hayata gözlerini açan İmam Eş‘arî, hicrî dördüncü asrın başlarında hayata gözlerini yummuştur. Kaldı ki Şafiî mezhebi şöhret kazanmış, İslam âlemine yayılmış olan bir mezhep olarak 1200 yıldan bu yana varlığını devam ettirmektedir. Bizler, hükümet yani devlet adamlarının kanun yani yasalarla devleti idare ettikleri için, onların cinayetlerini, suikastlarını helal saymayız. Biz böyle bir topluluk ve cemaatten beriyiz, uzağız.
Küfür içeren lafızların açıklanması meselesine gelince, biz yeni bir mezhep ortaya çıkarmamaktayız. Bizler bu konuda ancak dört mezhebin imamlarına tabi oluruz. Kaldı ki bu konuda, Merhum Gazâlî’nin “İhya-u Ulumiddin” adlı eserini şerh eden Hafız Murtaza el-Zebîdî, söz konusu şerhinde diyor ki: “Dört mezhep imam ve müçtehitlerinden âlimler küfür içeren lafızların beyanıyla ilgili olarak kitaplar telif etmişlerdir.”

Bizler, Allâh da biliyor ya, sırf birtakım mali yardım ve imkanlar uğruna devletlerden herhangi birisine tabi değiliz. Herkim bunun dışında bir şeyi bize nispet ederse, elbette Allâh onu hesaba çekecektir, bu konuda Allâh bize yeter.”

Batıl Görüşlere Reddiyeler/Cevaplar:

İnsaf sahibi kardeşim! Birtakım batıl görüş ve inanışların sahipleri tarafından sırf revaç kazandırmak amacıyla yaymış oldukları birtakım iftiralarını ve bu arada onların yalanlarını, konuları nasıl saptırdıklarını da şer’î delilleriyle açıklamak suretiyle sana sunacağım. Şöyle ki:

Birincisi: Müşebbihe inancına mensup yazar, yüce Allâh’ın mekândan ve cihetten münezzeh olduğu inancına itirazda bulunuyor.

Cevap: Selefleri olsun, halefleri olsun şüphesiz Müslümanların itikadına göre Allâh âlemlerden müstağnidir, hiçbir şeye ve hiçbir varlığa muhtaç değildir. Çünkü Allâh ezelen ebeden her şeyden müstağnidir. Bu itibarla Yüce Allah’ın herhangi bir mekâna ihtiyacı olmadığı gibi, hulul ettiği herhangi bir şeye de muhtaç olmadığı gibi herhangi bir cihete de muhtaç değildir. Kaldı ki Allah’ın: “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir” mealindeki: (لَيْسَ كَمِثْلِه۪ شَيْءٌۚ وَهُوَ السَّم۪يعُ الْبَص۪يرُ) ayeti bu konuda delil olarak yeterlidir.

Eğer Allâh’ın bir mekânı olsaydı, mutlaka onun benzerleri, boyutları, uzunluk, genişlik ve derinlik gibi özellikleri de bulunurdu. Böyle olan bir varlık da muhdes yani sonradan var olan bir şey olurdu ki, bu açıdan da o varlığın onu bir sınır, bir hacim, uzunluk ve boyutlarla, genişlik ve derinlikle tahsis edene muhtaç olurdu. Oysa Kur’an’da yer alan delil, belirttiğimiz gibi gözlerimiz önündedir.

Ayrıca Hadisten delil bulunmaktadır. Nitekim konu ile ilgili olarak Buhari, İbn el-Cârûd ve Beyhakî sahih isnat ile Rasûlullâh’tan (صلى الله عليه وسلم): “كان الله ولم يكن شئ غيره” bu rivayette bulunuyorlar ki manası: “Allah varken ondan başka hiçbir şey yoktu.” Başka bir ifade ile bu hadisin geniş olarak anlamı:
“Allah ezelde vardır. O var iken onunla birlikte başka hiçbir şey yoktu; ne su, ne hava, ne yer, ne gök, ne kürsi, ne Arş, ne insan, ne cin, ne melekler, ne zaman, ne de mekan vardı. Evet, bu varlıkların hiçbirisi mevcut değildi.” demektir. Allah Te‘âlâ mekândan önce, mekânsız olarak vardı. Zira mekânı yaratan O’dur. Allah’ın mekâna ihtiyacı yoktur. İşte verdiğimiz bütün bu anlamlar, yukarıda geçen hadisten yararlanılmak suretiyle elde olunan bir manadır.

Nitekim Hafız Beyhakî, “el-Esmau ve’s-Sıfat” adını verdiği kitabında diyor ki: “Bizim ashabımız, Allâh Te‘âlâ’nın mekândan münezzeh olduğuna, bir mekâna sahip olmadığına ilişkin olarak Nebimizin (صلى الله عليه وسلم) şu kavli ile delil getirmişlerdir: “Sen, ez-Zahir’sin, senin üstünde bir şey yoktur. Sen, el-Bâtın’sın, senin altında bir şey yoktur.” Mademki onun üstünde ve onun altında bir şey yoktur, öyleyse Allâh, bir mekânda değildir.” Bu hadis, aynı zamanda Allâh hakkında cihet/yön inancına sahip olanlara da aynı zamanda bir cevaptır. İmam Ali (رضي الله عنه) zaten: “Allah var iken, mekân yoktu ve O, şu anda da aynen öyledir (mekânsızdır).” Bu rivayet, İmam Ebu Mansur el-Bağdadî tarafından yapılmıştır.

Dua ederken, ellerin semaya kaldırılmasına gelince; bu, Yüce Allâh’ın bir yeri mekân edindiği anlamına gelmediği gibi Enes b. Malik’ten (رضي الله عنه) rivayetle Müslim’im aktarmış olduğu hadiste anlatıldığına göre:

“Nebi (صلى الله عليه وسلم) efendimiz, yağmur duasına çıkmışlar ve ellerinin sırtı ile semaya işaret buyurmuşlardır.” Bu hadis de Allâh’ın aşağı yönünde olduğu anlamına gelmez. Zikredilenler Yüce Allâh’ın yukarında veya aşağıda olduğuna delalet etmez. Zaten bu konuda elde herhangi bir hüccet veya kanıt da yoktur. Allâh bütün yönlerden münezzehtir.

Hicri, (227) yılında doğan İmam Ebu Cafer et-Tahâvî, “Ehli Sünnet” akidesi olduğunu zikrettiği akide ili ilgili eserinde diyor ki: “Allâh Te‘âlâ, sınırlardan, sonlardan, azalardan, küçük ve büyük organlardan münezzehtir. O yaratılmışlar gibi değildir, altı cihetten de münezzehtir.”

Selef ve halefleri olarak Müslümanların, Allah’ın herhangi bir mekâna sahip olmaksızın var olduğuna dair icmâını nakleden ve hicri 429 yılında vefat eden Ebu Mansur Bağdadî, (el-Fark Beyne’l-Firak) adlı eserinde şöyle demiştir: “Ehli Sünnet ve’l-Cemaat, hiçbir mekanın yüce Allâh’ı kuşatmadığı gibi, Onun üzerinde herhangi bir zaman da cereyan etmeyeceği hakkında icmâ etmişlerdir.”

Hicri 419 yılında dünyaya gelen İmam el-Haremeyn ‘Abdulmelik el-Cuveynî, “el-İrşad” adlı eserinde şöyle demiştir: “Bütün hak ehlinin mezhebi, kesin olarak Yüce Allâh’ın mekândan ve kendisine cihet tahsis edilmesinden münezzeh olduğudur.”

Nitekim Allah Teala’nın varlık olarak mekanlar ve cihetler/yönler yaratılmazdan önce mekândan ve cihetlerden münezzeh olduğunun sahih olduğu gibi, mekanlar yaratıldıktan sonra da yine Onun, varlık olarak mekândan ve cihetten münezzeh olduğu da sahihtir.

Kuşeyrî diyor ki: Onların iddiaları şöyle de çürütülebilir: Onlara, “Âlem ve mekân yaratılmadan önce Yüce Allâh var mıydı, yok muydu?” diye sorarız. Aklın gerektirdiği bir zorunlulukla “Vardı” diyeceklerdir. Bu takdirde onların “Mekânı olmayan bir varlık akledilemez.” sözlerinin doğru olduğu kabul edilse bu, iki durumdan birini gerektirir. Ya “Mekân, arş ve âlem kadimdir.” ya da “Yaratıcı hâdistir.” diyeceklerdir. İşte cahil Haşviyye’nin vardığı sonuç budur. Ne kadim hâdis olur, ne de hâdis kadim olur.”
Şafiî âlimlerinden olan Nevevî, Sahih-i Müslim şerhinde diyor ki: “Malikî mezhebine mensup olan Kadı İyâz demiş ki: ‘İster fakihleri olsun, ister muhaddisleri olsun, ister kelamcıları olsun, ister mukallitleri olsun kesinlikle Müslümanların aralarında bir ihtilaf yoktur ki Yüce Allah’ın Kitabında yer alan: “Semadakilerden emin mi oldunuz?” mealindeki “ءَاَمِنْتُمْ مَنْ فِي السَّمَٓاءِ” ayetinde geçen “Sema” kelimesi ve bunun gibi kelimeler, göründüğü gibi zahiri yani ilk bakışta akla gelen mana olarak sema/gök demek değildir. Aksine bu gibi kelime ve ifadeler tevil edilirler. Bu, tüm Müslümanlara göre tevil edilir.” Ehli Sünnet müfessirlerinden Fahreddin er-Razi, Endülüslü Ebu Hayyân, Ebussuud Efendi ve Kurtubî ve benzeri tefsir alimleri bu konuyu tefsirlerinde zikredilen şekilde ele almışlardır.

Kurtubî’nin tefsirindeki ibaresi ise şöyledir: “Semadakilerden emin mi oldunuz?” mealindeki “ءَاَمِنْتُمْ مَنْ فِي السَّمَٓاءِ” bu ayetle ilgili olarak dediğine göre İbn Abbas demiş ki: “Siz, Allah’a karşı isyan ettiğiniz takdirde, göktekilerin size azap etmeyeceklerinden güvencede misiniz?” Dendiğine göre burada geçen “Göktekiler” ifadesinde meleklere işaret edilmektedir. Bazıları da Cebrail’e işaret edildiğini söylemiştir. Çünkü Cebrail, azaplandırmakla sorumlu melektir.”

İmam Ahmed el-Rifâî (رضي الله عنه), “el-Burhan el-Mueyyed” adlı kitabında diyor ki: “Kur’an’da ve Sünnette müteşâbih olan ayetlerin zahirine tutunmaktan akidelerinizi koruyun. Çünkü bu, küfrün temellerindendir.”

Şimdi söyler misiniz? Bu açıklamadan sonra nasıl olur da tevil, inkar olarak isimlendirilebilir?!

Ayrıca Resûlullâh (صلى الله عليه وسلم), İbn Abbas (رضي الله عنهما) için: “Allah’ım! Ona, hikmeti ve Kitabın tevilini öğret” diye dua buyurmuşlar. Başka hiçbir delil elde mevcut olmasa bile sadece başlı başına bu hadis, tevilin caiz olduğuna delaletinden ötürü yeterlidir. Özellikle dikkatini çekerim, bu hüccete, bu delile iyi bak ve ona iyi sarıl!

Nebimizin (صلى الله عليه وسلم) İbn Abbas’a ettiği duanın doğruluğu, tasdiki ortaya çıkmıştır. Çünkü İbn Abbas birçok ayetleri tevil etmiştir. İşte onlardan birkaçı:

“يَوْمَ يُكْشَفُ عَنْ سَاقٍ” “Baldırların açılacağı o günde,” Burada asıl mana “baldır veya incik” değil, kıyamet gününde, “işlerin zorlaşacağı, durumun şiddetleneceği gün” manasında tevil edilmiştir. Hâkim bunu rivayet etmiş ve sahih olduğunu bildirmiştir. Hattabî de, Buhari şerhinde, Beyhakî, “el-Esma ve’s-Sıfat” eserinde bunu rivayet etmişlerdir. Hafız İbn Hacer Askalânî de, Fethu’l-Bari şerhinde, rivayetin isnat yönünden Hasen derecesinde olduğunu belirtmiştir.

Aynı şekilde Selef imamları da, örneğin İmam Buhari, Sahih adlı eserinde birkaç yerde tevil etmiştir. Buhari, Sahihinin Tefsir bölümünde, Kasas suresi tefsirinde, “كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ إِلاَّ وَجْهَهُ” “O’nun vechinden başka her şey yok olacaktır” ayetini tevil yoluyla tefsir etmiştir. İmam Buhari, ayetteki (إِلاَّ وَجْهَهُ) kavlini (إِلاَّ مُلْكَهُ) diye yorumlamıştır. Bu ibare: “Ancak kendisiyle Allah’ı rızası murat olunanlar dışında hepsi helak olacaktır” diye de tevil edilmiştir.

Aynı şekilde İmam Ahmed bin Hanbel’den (رضي الله عنه) de detaylı olarak tevilin sahih olduğu rivayet gelmiştir. Nitekim kendisi, “وَجَاءَ رَبُّكَ” “Rabbin geldiğinde,” Burada ayetin tevil yoluyla olan manası: “Rabbinin kudreti geldiğinde” demektir. Hafız İmam Beyhakî de, bunu Ahmed bin Hanbel’in Menkıbeleri adlı eserinde rivayet etmiş ve hadisin isnat yönünden sahih olduğunu söylerken, hadisin sıhhatine leke düşürecek bir durumun da olmadığını belirtmiştir. İbn Kesir de Tarihinde bunu zikretmiştir.

Bir de kimi cahiller (وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلاَّ اللَّهُ) (Onun tevilini Allâh’tan başkası bilmez) mealinde olan bu ayete, ayetteki (إِلاَّ اللَّهُ) kavli üzerinde durma kıraatine sarılıp kendince bunu delil olarak gösterenler var. Böyle diyenlere verilecek olan ret cevabı şöyledir: “Burada, kıyametin ne zaman kopacağı gibi Allah’tan başkasının bilmediği hususlar kastedilmektedir. Yoksa sıfatlar konusunda müteşâbih olan ayetlerin tevilini bilmek anlamında değildir. “İstiva” ayeti gibi müteşâbih ayetlere gelince âlimlerin onu bilmeleri caizdir. Mücahid’in İbn Abbas’tan yapmış olduğu rivayet bunu desteklemektedir. İbn Abbas dedi ki: “Ben, onun tevilini bilenlerdenim.” Bu rivayet ed-Dürü’l-Mensur ve Zadu’l-Mesîr’de geçmektedir.

Yorum yapın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir